Hakan Günday’ın “Daha” Kitabından Dikkat Çekici 26 Alıntı

Son zamanlarda okuduğum en iyi roman olan Hakan Günday’ın “Daha” kitabından alıntılarla geldim bugün. Roman babası insan kaçakçılığı yapan Gaza ismin bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Gazanın iç sesi ile yazılan roman, bir çocuğun doğup büyüyebileceği en zorlu ortamları ortaya seriyor ve bu zorlu ortamlarda çok zeki bir çocuğun bile nasıl bir canileşebildiğini göstermiş oluyor.

hakan gunday daha - Hakan Günday'ın "Daha" Kitabından Dikkat Çekici 26 Alıntı

– Spoiler –

Gaza, annesinin kendisini doğururduktan sonra öldürmek istediğini bilerek büyüyen, küçük yaşta tecavüze uğrayan, küçük kaşta tecavüz eden, ölümler gören, ihmali nedeniyle kendisi de bir adamın ölmesine neden olan, annesiz, babası hırsız, çevresi boktan, ama okul birincisi ve oldukça çok zeki bir çocuk. Yaşadıklarını iyi analiz etmeyi bilen, korkak olmayan ama yersiz cesarete de soyunmayacak kadar ihtiyatlı. Roman Gaza’nın başından geçenleri, Gaza’nın iç sesinden anlatıyor. Anlatırken de dünyanın ve ülkenin gerçekleri, siyasi, ekonomik ve kültürel yapılar üzerine derin eleştiriler getiriyor. Kitabı okurken altını çizmek isteyeceğiniz onlarca satır var. Not almadan edemiyor insan.

Hakan Günday’ın “Daha” kitabından 26 alıntı:

“Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu’da, ayakkabılı olanı Batı’da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyordu hepsi. Özellikle de kaçak denilen insanlar… Elimizden geleni yapıyorduk… Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya… Sınırdan sınıra ticaret… Duvardan duvara… Tabii dünyanın geri kalanı da boş durmuyor ve bir an önce doğdukları yerden çıkıp ölecekleri yere koşmaları için onlara her türlü çaresizliği sunuyordu. Çaresizliğin bütün çeşitlerini. Her boy ve ende ve ağırlıkta ve yaşta çaresizlik… Biz de bu toprakların enlem ve boylamlarının gereğini yerine getiriyorduk sadece.” s.22

“İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır.” s.26

“Sokağında savaş mı var? Ha? Evinin önünde insanlar birbirini mi öldürüyor? Git, çık, savaş sen de o zaman! Öl, yaralan, sakat kal! Açlık mı var sizin orada? Çocuk yap, onu ye! Kendini ye! Ama kalkıp da dünyanın öbür ucuna gideceğim diye benim hayatıma sıçma! Hem ne olacak ki oralara gidince! İliğine kadar sikileceksin! Başka ne olmasını bekliyorsun? İnsanlar kollarını açmış, seni bekliyor çünkü değil mi! Geri zekâlı! Gideceğin yerde hiçbir değerin yok, anlamıyor musun? Hem de hiç! Göreceksin! Kimse seninle otobüste yan yana oturmak istemeyecek! Kimse seninle asansörde yalnız kalmak istemeyecek! Kimse o hiçbir zaman düzeltemeyeceğin aptal aksanınla vereceğin selamları almak istemeyecek! Kimse seninle komşu olmak istemeyecek! Kimse çocuğunun senin çocuğunla arkadaşlık etmesini istemeyecek! Kimse senin dinine ait en ufak bir şey duymak ya da görmek istemeyecek! Kimse o yemeklerinin iğrenç kokularını içine çekmek istemeyecek! Kimse senin para kazanmanı istemeyecek! Kimse senin onlardan daha mutlu olmanı ya da daha uzun yaşamanı istemeyecek! Kimse bir kuyrukta senin arkanda olmak istemeyecek! Kimse gittiğin yerde oy vermeni istemeyecek! Kimse seninle yatmak istemeyecek! Kimse gözlerinin içine bakmak istemeyecek! Kimse seni bir insan olarak görmeyecek! Kimse adını sormak istemeyecek! İsteyen olursa da, inan bana, ya delidir ya da istiyormuş gibi yapıyordur! İnsanlar senden o kadar nefret edecekler ki yerleştiğin her yerde emlak fiyatları düşecek! Bunu anla artık! Ama hala canını veriyorsun oralara gitmek için! Hala çocuklarını terk ediyorsun!” s.73

“Batı’da insanlar kendilerine yakışanı giymeyi çoktan öğrenmiş olduğundan, artık sadece fosil yakıtlar gibi asil renkler için kan döküyorlardı. Ancak Avrupa Parlamentosu ve Beyaz Saray’daki halılardan kan lekesi çıkarmak özellikle zordu, bu yüzden de savaşı evlerine sokmuyorlardı. Ama sonuçta onlar da insandı ve bütün insanlar gibi, benzerleriyle savaşmak için can atıyorlardı. Bunun için de birbirlerinin kulaklarına “Çıkışa gel!” diye fısıldıyor ve Batı medeniyeti sınırlarını artlarında bıraktıkları anda, başkalarının evlerinde boğuşmaktan geri durmuyorlardı. Dünyanın politik Greenwich’i olduğuna inandığı için sadece saatlerin değil, mevsimlerin bile kendisine göre ayarlanmasını isteyen ve herkesten de yarattığı bu iklimlere uygun kumaşlara bürünmesini bekleyen İsrail’in durumu tabii ki farklıydı. Çünkü İsrail, simsiyah kumaşlar içinde, kendi sisinden çıkıp etrafa Davut yıldızları fırlatan, nevrotik bir çöl ninjasıydı. Son olarak da Türkiye, doğusundaki aynaya bakınca şişman olduğunu, batısındaki aynaya bakınca da kemiklerinin sayıldığını düşünen, üstüne giydiği hiçbir şeyi kendine yakıştıramayan, bulimik ve depresif bir genç kızdı.” s.87

“Tabii ki insan hayatı kutsaldı ama sadece herhangi bir işe yaradığı sürece.” s.91

“Nefretimi bu dünyadan çıkarınca geri ne kaldığını bulabilsem, bitecekti bütün hikaye.” s.91

“Dünyayı da defalarca uzaktan görmüştüm. Belgesellerde. Kapkaranlık bir uzay boşluğunun içinde, masmavi, yemyeşil, bembeyaz bir küre! Kesinlikle anlaşılmıyordu üzerinde çocuk sikildiği! Ne savaşlarda birbirlerinin topuklarını ne de barışlarda birbirlerinin dillerini koparanlar görünüyordu o mesafeden.” s.113

“Bir işe başlamak, bitirmenin yarısı, derler ya. Doğmak da öyle işte. Ölmenin yarısı.” s.123

“Nasıl oluyordu da, bazı insanlar geri kalan herkesi yönetmedikleri sürece kendilerini zavallı bir orospu çocuğu gibi hissediyorlardı? Otoriterlik bir virüs müydü? Ortaya çıkması için, toplumun bağışıklık sisteminin çökmesi mi gerekiyordu? Yöneticilik, bağımlılık yapar mıydı? Eğer öyleyse, bu uyuşturucunun torbacısı kimdi, gramı kaça gidiyordu ve aynı etkiyi yakalayabilmek için her defasında dozunu artırmak şart mıydı? Son olarak da, insan denen oyuncak, neden kendini bu denli önemsiyor ve önemsenmek için karaya vurmuş balık gibi çırpınıyordu?” s.131

“Ne de olsa, insanoğlunun onur meselesi haline getirebileceği pek bir şeyi de kalmamıştı. Örneğin, dürüstlüğü onur meselesi haline getirmesi için artık çok geçti. Çünkü biyolojik gercekler bir günde değişse ve insan yalan söylediği anda beyin kanamasından ölse, dünya öyle boşalır ki dinozorlara yeniden yer açılırdı! Ya da örnegin, kaynakların adil paylaşımı gibi bir kavramı da onur meselesi yapamazdı. Asla, ortaya çıkıp, ‘Ya bu dünyada tek bir aç bile kalmayacak ya da kendimi öldürürüm! Böylesine şerefsiz bir hayata dayanamam!’ diyemezdi. Hele çocuklarla ilgili hiçbir şeyi onur meselesi yapamazdı. ‘Baktım çocuk çalıştırıyor, ben de çektim vurdum patronu, hâkim bey! Bizim oralarda namus meselesidir!’ demiş ya da diyebilecek herhangi biri var mıydı bu dünyada? Ya da vurulan kişinin çocuk çalıştırıyor olmasını ağır tahrikten sayıp, katilin cezasında indirim öngörecek herhangi bir kanun?” s.134

“Uçurtmanın kuyruğuna simit parçaları bağlayıp gökyüzündeki kuşları beslemeye çalıştığın günleri hatırlıyorum da… Nereden nereye… Değil mi?” s. 136

“Demokrasinin ilk evrelerini yaşıyorlardı. Seçime inanıyor, ancak kendi adayları kazanmadığı sürece sonucuna güvenmiyorlardı.” s.141

“Lider yalanlar söyleyerek yönettiğini sanıyor, halk uyduğu bütün kanunların kendi iyiliği için konduğuna inanıyor, ülkedeki tek yayın organı olan radyonun spikeri de her şeyi görüyor, ancak deli taklidi yapıyordu! s.147

“Kahramanlara, görevlerini, halk değil, kendileri verirdi. Dolayısıyla kahramanların halktan hesap sorma hakkı yoktu. Kahramanlar, cesur ve aptal insanlardı. Halksa korkak ve kurnazdı. Anlaşmaları mümkün değildi.” s.157

“Dolayısıyla, cehennemin gerçek olma ihtimalinin, cennetin gerçek olma ihtimalinden kaç kat yüksek olduğunun farkındaydık.” s.180

“Nefret ediyordum doğadan! Her şeyin her şeyi yemesinden! Bütün döngünün, her şeyin her şeyi yiyerek sürüp gitmesinden nefret ediyordum. Başka türlü olamaz mıydı? Başka bir seçenek yok muydu? Bu muydu, o muhteşem ve mükemmel doğa, dedikleri? Bu doğayı yaratan her neyse ya da kimse, nasıl bir sadistti ki ‘Öyle bir düzen kuracağım ki sırf yaşamak için herkes birbirini gebertecek!’ diyebilmişti. Birbirini yiyen o hayvanlar, her şeyi yiyen o insanlar, bütün cesetleri yiyen o böcekler, o böcekleri yiyen başka böcekler… ‘Hepsinin de amına koyayım!’ diye bağırıyordum. ‘Bu doğayı hayal edenin de, bütün bu et yiyip kan içme sahnelerine mucize diyip, hepsi için şükredenlerin de ta amına koyayım!’ O kadar sinirlenmiştim ki yanımda kağıt kalem olsa derhal bir dilekçe yazardım. Madem, bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı ya da şu ya da bu, her neredeyse oraya! Madem Kuran, ‘Oku!’ diye başlıyordu, ben de mektubun başına ‘Sen de bunu oku!’ diye yazacaktım!” s.207-208

“Bir insanın aklı bile ona ihanet etmenin peşindeyse, bu dünyada güvenilecek ne kalmıştı?” s.222

“İtaat, iradesinden vazgeçen için, dünyanın bütün hatalarını yapabilme özgürlüğüydü! İtaat, kişinin, kendi başına işlemeye asla cesaret edemeyeceği suçları gerçekleştirebilmesinin müthiş bir yoluydu! İtaat, her gün farklı biri olarak uyanılan bir rüyaydı! Öyle bir rüyaydı ki insan kendini sürekli bir şeyler yaparken görüyor ama gerçekte onları kendisinin yapmadığını biliyordu.” s.223

“Memurlar, daima hayatta kalacak ve kıyametin resmiyet kazanmasını sağlayacak olanlardı. Yalnız tek sorunları, bütün tırnakları ve bordrolarıyla tutundukları o hayatta ne yapacakları hakkında hiçbir fikirlerininin olmamasıydı.Çünkü henüz konuyla ilgili bir yönetmelik yayımlanmamıştı.” s.256

“Bir şempanzeye dokunmakla bir insana dokunmak arasında ne kadar fark olabilirdi ki? İkisi de aynı primattan gelmiyor muydu? Adem denilen bir primattan… Evet, belki biri diğerinden daha zekiydi, doğru! İçgüdülerini kullanıp şempanzeliğe sapmış ve evrimine doğayla uyum için devam etmişti. Diğeri de, bütün salaklığıyla, tatminsizlikten geberen bir yaratığa dönüşmüş ve kendini doğanın dışında bulmuştu.” s.300

“Ne de olsa kültür, hiçbir alışkanlığından vazgeçemeyip bütün davranışlarını nesilden nesile aktararak biriktiren ve böylece dünyayı yavaş yavaş çöp eve çeviren birtakım saplantılı manyakların işiydi!”. 301

“Galiba bu yüzden, özgürlük, denince, aklıma hep, insanın istediği kadar ağlaması geliyordu.” s. 326

“Herkesin herkesle savaş hali! Bu bir olasılıktı ve olabileceklerin en kötüsüydü! Dolayısıyla gerçek korku kaynağımız buydu! Öyle ki, canımızı silahlarla, ırzımızı kumaşlarla ve malımızı duvarlarla korumanın yollarını arıyorduk… Hatta mümkünse kimseye görünüp yakalanmadan doğup, yaşayıp ölmek istiyorduk. Çünkü herkesin herkesle savaş halinde olması, kimsenin güvende kalamayacağı bir kıyametti ve bunu biliyorduk.” s.362

“Gözü sürekli karımız ve paramızda olan komşumuzu kim durduracaktı? Bir gece bize saldırmaması için herhangi bir neden var mıydı? Peki ya komşumuzun, bizim ellerimize geçmek için yalvaran karısı ve parasının yakarışlarını nasıl duymazdan gelebilirdik? Kim içimizdeki kıskançlığa son verebilir, kim bizi herkese ve herkesi bize savaş açmaktan alıkoyabilirdi? s.362-363

“Ahenk içinde kan dökmek, bir toplumu toplum yapan her şeydi. Hatta bir toplumun ne denli ileri ve huzur içinde olduğunun kanıtıydı.” s. 364

“Yakın tarihte, Birleşik Krallık, ABD ve bir zamanların SSCB’sinin gizli servisleri tarafından, laboratuvar ortamında üretilmiş o kadar çok ülke vardı ki,  her birine özgün birer bayrak bulmanın, başlı başına bir sorun olarak karşılarına çıkmış olduğunu tahmin ediyordum. Hatta bu üç ülke fabrikasının, söz konusu sorunla başa çıkmak için, Tasarlanmış Ülkelere Bayrak Tasarlama Departmanları kurup, içlerini grafikerlerle doldurduğundan da emindim. Çünkü haritada çizmekle ülke olmuyordu! Bir de oturup, ortak tarih, kültür gibi tutkallar üretmek gerekiyordu. Bunlardan yola çıkarak da bir bayrak tasarlamak!” s. 398

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir